23 Şubat 2026 Pazartesi

Gazze ve İsrail...

Not; bu yazıyı elbette 2026’da yazmadım. Muhtemelen 2020 civarında yazıp yayınlamadığım bir not. Blogumdaki yazıları tekrar yayınlamaya ve tekrar yazmaya ve hatta bir podcast yapmaya niyetlendim. Bakalım muvaffak olabilecek miyim. 


  Son günlerde Başbakan Erdoğan'ın gazeteleri kaplayan cümlelerinden en önemli meselemizin Gazze olduğunu fark etmişsinizdir... Gazetelerde çok ve televizyonlarda çok şey yazılıp çiziliyor ama ciddi ve tarafsız pek bir şey duyamıyoruz. Bugün Tel Aviv'de patlayan bomba da önünüzdeki günlerin önemli gelişmelere gebe olduğunu kanıtlıyor.

Tüm bu tartışmalar arasında bugün NY Times'da düzgünce yapılmış iki harita gördüm. Hem Gazze'yi görebiliyorsunuz, hem de Hamas'ın attığı füzelerin İsrail'de nereleri vurma kapasitesi olduğunu gösteriyor.

Resim yazısı ekle


Ülkeyi iyice bakkala çevirdik...

Gün geçmiyor ki

Siyasat...

Özel Güvenlik

Merhaba,

Bu yazıyı şimdilik not almak maksadıyla yazıyorum. Bir dizgi doğrultusunda planlanan bir yazı değil. Dört senedir içindeyim bu sektörün, ve epey bir yönünü görme fırsatım oldu. Aklıma gelenleri isim vermeden paylaşacağım.

Türkiye'de çok uzun bir geçmişi olmayan, fakat bugün çalışan sayısı bakımından önemli bir varlığı olan bir sektör. Resmi olarak 2006'da çıkan bir yasa altında faaliyet gösteriyor özel güvenlik şirketleri ve çalışanları. Özel güvenlik dediğimizde AVM'lerdeki güvenlik görevlilerine, sitelerdeki giriş kapılarında duran kişilerden tutun da dağ başındaki projelerde görev yapan kişilere geniş bir yelpazede aklınıza gelebilir.

Özel güvenlik

Şirket halleri ve İnsan Yönetememek


Aklımdaki birçok konuyu yazıya dökme niyetiyle günlerimi geçiriyorum. Sanırım konular biriktikçe de yazmaktan uzaklaşıyorum. Yazıdan uzaklaştıkça yazma isteği de azalıyor ve sanırım becerisi de. Aslında hiçbir zaman aklımdaki kelimeleri çok da doğru şekilde yazıya dökebildiğimi sanmıyorum. Yazılarımı kimselerin görmeyeceğini bilerek yazmak da rahatlatıyor.

Aslında aklımdan geçenleri kalıcı şekilde uzaya doğru atmak bu yaptığım.  



Yokluk İçindeki Motosiklet Sektörü

İlk motosiklet malzemelerimi 2007-2008 senelerinde çok da uzun uzadıya araştırmadan almıştım. O zaman fena olmayan paraları mağazalara bırakıp motora başladım. Bilinçsizce aldığım o malzemeler epey iyi çıktılar ve uzun seneler kullanabildim. Hatta bir kısmını bugün halen kullanıyorum. Ama esas konumuz burada başlıyor. Artık eskiyen motosiklet malzemelerimi değiştirmek isteyince 2020'nin başında motosiklet malzemeleri araştırmaya başladım. Tabi önce internette videolar ve yorumlar derken kendimi dipsiz bir kuyuda buldum. Montundan tutun botuna, her malzemeyi soruşturmaya başladım. Prensip olarak aldığım bir malzemeyi uzun süre kullanmayı sevdiğimden genellikle kaliteli ürünler almaya, bunlara iyi bakmaya ve çok uzun süre kullanmaya çalışırım. Motosiklet malzemeleri de bunun istisnası değil. Araştırmaya başlayınca aslında gerçekten dipsiz bir kuyu olduğunu anladım bu malzeme işinin. Araştırırken de aklınızda sürekli kendi ihtiyacınızı aklınızda tutmanız gerekiyor. Bunun için de öncelikle kişisel ihtiyacınızı anlamanız gerekiyor ki bu zaten başlı başına bir süreç. Kolay da değil aslında ne istediğinizi anlayabilmeniz. 
Eğer istediğiniz önünüze gelen seçenekler arasından en pahalısını almaksa sorun olmuyor. Gidip en yakındaki mağazadan en pahalı montu alabilirsiniz, veya en pahalı kaskı. Ama bu çözüm aslında isteğinize cevap vermek yerine size sunulanı almak oluyor. Bununsa iki problemli yönü var. Birincisi size sunulan "pahalı" ürünler gerçekten kaliteli ve iyi ürünler olup olmadığını bilmeniz gerekiyor. Diğer problemse size sunulanın gerçekten ihtiyacınız olan şey olup olmadığını anlamanız gerekiyor. 

Eğer size sunulan ürün gerçekten kaliteliyse ve sizin ihtiyacınıza cevap veriyorsa, şanslısınız. Aksi takdirde doğru ürünü size uyacak şekilde almaya çalışmak epey bir çaba gerektiriyor. 
Bugün aslında artık doğru ürünü bulmak da epey zor olmaya başladı Türkiye'de. Birçok marka Türkiye'de satılmıyor, geri kalan markaların bir çoğunun da eski sezonlardan kalan malzemelerini bulabiliyorsunuz. Ceket pantalon gibi malzemelerde çok sorun olmasa da, kask gibi raf ömrü olan ürünlerde eski ürünlere muhtaç olmak çok keyif vermiyor. 
İşin bir diğer yönü de bulduğunuz malzemelerin "size" uyması. Ürünleri Türkiye'ye getiren sınırlı ölçü, boy ebatlarda getirdikleri için boyunuz veya kilonuz, veya bacak boyunuz standart değilse yandınız. Ya bulduğunuz ürünü olduğu gibi kabul edeceksiniz ya da başka bir malzeme aramaya başlayacaksınız. 

 




 O vakte kadar kullandığım malzemelerin büyük çoğunluğunu 13-14 sene önce almıştım. Aradaki sürede 
Son 2-3 senedir motosiklet sektöründe dikkatimi çeken bir durum hakkında gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. 
Türkiye'de motosiklet sektörü 

Lamine Membranlı Motosiklet Ceketleri

 Motosikler kullanıcıları için en önemli konulardan bir tanesi deği

21 Nisan 2020 Salı

Evden çalışma ya da delirme halleri

Benim için 17 Mart'ta başlayan evden çalışma dönemi 20 Nisan itibariyle devam ediyor, ve galiba yavaş yavaş deliriyorum.
İlk 10 gün keyifli gelen bu süreç günler geçtikçe sıkıcı ve bunaltıcı bir şekil almaya başladı. Bunda sanırım en önemli sebep çalıştığım şirketin kültüründen ve yöneticimin karakterinden kaynaklı.
Çalıştığım yabancı şirket özel ve iş hayat dengesizliğini motto edinmiş bir şirket. Bu söylediğimin çoğu özel şirket için geçerli olduğunu söylediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, ve benim şirketim de diğer yüzlercesinin bir benzeri.

Bu yazıya dün akşam başlamıştım, uyuya kalmışım. Sabah uyandığımda yazacaklarımı hatırlamıyordum.

Bir evden çalışma günü daha başlıyor. Yurtdışında yapılacak bir toplantı Covid'den ötürü videokonferans yöntemiyle gerçekleştirilecek. Hatta 144 kişinin katılımıyla başladı bile...

Paylaşmaya devam edeceğim, ya da dert yanmaya...

CD

25 Aralık 2019 Çarşamba

Bu bloğu sıkılmalara derman olması için kullanıyorum. Ne zaman çok sıkılsam buraya karalıyorum. Çoğunlukla saçma ıvır zıvırlar.

Eve gitmedim. Kafa dağıtmak istiyorum.
Speak Easy’nin Amerikalı sahibesi yer bulamayan misafirlere yardım ediyor. Speak Easy’nin ne demek olduğunu araştırmıştım bir ara. Yanlış hatırlamıyorsam 30’larda Amerika’da alkol yasaklandığında insanların gizli gizli buluştukları, bar gibi gözükmeyen, “gizli” barlarmış...

Alkol de kötülüklerin anası tabii, söyleyelim. Ama Roku Cin de tüm güzelliklerin babası...  N’apacağız!

Gün içerisinde ne saçma işlerle uğraşıyorum. Daha önce yazdım mı hatırlamıyorum; özel güvenlik işi yapan bir şirkette çalışıyorum. Son derece sıkıcı bir iş; şirkette hep söylediğim bir laf var. Hiçbir katma değeri olmayan bir sektörde iş yapıyoruz. Yabancı bir şirket olduğumuzdan dışarıdan epey havalı da gözüküyoruz. Ama inanamazsınız ne kadar anlamsız bir iş yaptığımıza.

Dünyayı kurtardığını düşünen bir sürü polis ve asker eskisi... Dünyaya katkımız sıfır... Nada... Niet

11 Kasım 2019 Pazartesi

Bir Beyaz Yakalının Hazin Öyküsü

Merhaba,

Bu blogu daha çok kendime notlar düşmek için yazıyorum ilk başladığımdan beri. Pek düzensiz ve sırasız yazıyorum. Dolayısıyla dışarıdan ve hatta benim açımdan kopuk kopuk notlar oluşuyor.
Olsun yazabilmek de iyi.
Bu yazıya da başlamışım ama müsvedde'de bırakmışım. Şu anda işte, TED Talks izliyorum, halbuki ilgilenmem yapmam gereken tonla iş var, ihale var.
Neden bıraktım, neden ilgilenmiyorum... Çalışmayı sevmediğimden değil, tam tersine, çalışmayı bir şeyler üretmek huzur veriyor, fakat bunun için çalıştığın yere, yaptığın işe inanman gerekiyor. Bu ne iş yerime saygı duyuyorum, ne yaptığım işe inanıyorum.
Son senelerde yaptığım işin anlamsızlığını görmeye başladım. Aydınlanma mı dersiniz, farkındalık mı bilmiyorum, ama gördüğüm şey şu; senelerce çalışıyorum, çalışacağım, ortalama bir pozisyonda, ortalama bir maaşla, her sabah kravatımı takarak, şirket arabama binerek, birilerinin aldığı kararları dinleyerek, uygulayarak ve sahte bir saygıyla bunu senelerce yapmalıyım.

Niye? Parçası olduğum koca şirketin hissedarları sene sonunda para kazansın, hisseleri değer kazansın, CEO'muz sene sonunda alacağı yüzbinlerce liralık bonusunu garanti etsin, yöneticilerimiz havalı arabalarına binmeye devam etsin, ben de benden daha aşağıdakilerin üstüne daha fazla binerek yaşamımı devam ettireyim diye. Ve tabi paraya ihtiyacım olduğu için; kendi kurduğum kurguda kızımın ve evimin ihtiyaçlarını karşılamam lazım. Bunu da uzun seneler yapmalıyım.

chaplin machine ile ilgili görsel sonucu
Büyük şirketler aslında eskinin memurluğunu sunuyor... Bazı eksilerle birlikte. Temel olarak içine girip, şöyle böyle bir yaşam sürüp emekli olup gidiyorsun. Fakat ne hayata ciddi bir katkın oluyor, ne maddi anlamda refaha ulaşıyorsun, ne de genel olarak tatmin oluyorsun yaptığın işten. Devasa bir makinanın çok da önemli olmayan bir dişlisi olarak hayatını sürdürmen lazım.

Charlie Chaplin'in Modern Times filmi var; belki tekrar izlemeli, çok iyi hatırlamıyorum zaten. Şimdi izlemek daha fazla anlam verebilir.

Bu yazıya başlarken odamda oturuyor ve sıkılıyordum şimdiyse gereksiz bir toplantıda yöneticimize rapor veriyoruz. Herkes ciddi ciddi dünyayı kurtarıyor. Halbuki az önce kendisini beklerken biraz daha gerçek karakterlerimize bürünmüş, nispeten keyifli sohbetler ediyorduk. Odaya girdi, ve herkes dünyayı kurtarmaya başladı. Bilseler ne kadar sıkıldığımı, ve konuştukları konuları hiç ama hiç umursamadığımı. Zaten yaptığımız işe de saygı duymuyorum, her ne kadar çalıştığım yabancı şirket kendisinin dünyanın en önemli işini yaptığını zannetse de.

Konuşma sırası bana geliyor...

Blogu bırakıyorum...




2 Temmuz 2019 Salı

Türkiye'nin otomotiv krizi...

Uzun süredir otomotiv sektörü hakkında yazılar yazmak isteyip, üşengeçliğime yeniliyordum...

Böyle yazmışım 2018'de. ve devamını bile getirememişim. Bugün Temmuz ayının ilk günü, 2019; ve Türkiye'de otomotiv sektörü çok zor günler geçiriyor.

Bugün Türkiye'de büyük ölçekte üretim yapan 12 otomotiv firması var. Bunların bir kısmı sadece binek araç, bazıları da sadece kamyon, otobüs ve minibüs gibi ticari araçlar üretiyor. 2018'de toplam üretim 1 milyon 550 bin 150 adet olmuş. Bu rakam bir önceki seneye göre %9 daha düşük.
2019 ve 2018'in Ocak-Mayıs ayları arasındaki otomotiv üretimlerini kıyasladığımızda ise durum daha da kötü; 2018'de 712.022 adet araç üretilmişken 2019'da aynı dönemde bu rakam %12,1 düşerek 625.946 olmuş.

Üretimin düşüşü ne yazık ki dış talebin azalması değil, Türkiye'deki pazarın daralması sebebiyle oluyor. Sadece üretim düşmüyor, satışlar da son 3 senedir sürekli düşüyor. Aşağıda ODD'nin 2018 ve 2019'daki satışları kıyasladığı bir grafik bulunuyor. 2018 Nisan ayından itibaren bir önceki senenin aynı dönemine oranla düşen bir üretim grafiği Türkiye'deki otomotiv sektörünün geldiği noktayı gösteriyor.


Tabi otomotiv sadece otomobil fabrikalarını veya bayileri ve servisleri ilgilendiren bir sektör değil. Fabrikalar için üretim yapan büyük bir yan sanayi var Türkiye'de ve üretimin düşmesiyle bu sektörde de çarklar dönmemeye başladı.
Yan sanayi sektörü nefes alabilmelerini muhtemelen yaptıkları ihracata borçlular. Bu sektörü ilerleyen günlerde daha detaylı incelemeye ve verilerle gidişatı göstermeye çalışacağım.

Sevgiyle kalın,

CU

Biraz yazma ihtiyacı

Bir blog yapma fikri ilk aklıma geldiğinde içeriğini epey düşünmüştüm. Biraz uluslarası ilişkiler, biraz siyaset, biraz güncel konular olsun istemiş ve yazdığım üç beş yazıda bu minvaldeydi. 
Kaç sene oldu bilmiyorum yeni bir yazı yazmayalı. 
o zamanlar uluslararası ilişkilere merakım vardı, dünyaya merakım vardı. Bugün ise bu meraklarımın birçoğunu ya kaybettim ya da ilgilensem bile odaklanıp anlamaya vakit ayıramıyorum.
Bu seneler içerisinde hayatımda büyük değişiklikler oldu. Buraya yazmaya başladığımda evlimiydim bilmiyorum ama 2010'da evlendim, 2016'da kızımız dünyaya geldi. Aynı sene şu anda çalıştığım iş yerinde çalışmaya başladım.  2018'de babamı kaybettim. Bu dönemde Türkiye de epey türbulanslı bir dönemden geçti ve halen de geçiyor. 
2016'nın ortasında gerçekleşen darbe girişimi, öncesinde sağda solda patlayan bombalar ve son iki senedir artan bir ivmeyle hayatımızı zorlaştıran ekonomik kriz. 
Bu sene kızımız okula başlıyor...
Ne çok önemli değişiklik.
Hayat akıyor.
Paylaşmak istedim.

Sevgiyle kalalım.

27 Eylül 2015 Pazar

Vize vize Avrupa

Eksi bir yazı... ama geçerliliğini kısmen koruyor. O zamanlar yayınlamamışım. Şimdi vakti gelmiş.

Kaç sektöre girdim kaç sektörde çalıştım inanılır gibi değil... Son bir kaç senedir de Schengen vizeleri konusunda garip bir deneyim elde ettim. Öncelikle herkesin merak ettiği sorular: hangi ülke en uzun süreli vize veriyor? Öncelikle bu sorunun cevabı Türkiye'nin o ülkeye karşı uyguladığı vize rejiminde yatıyor. Örneğin Fransız vatandaşlarından vize istemediğimiz için Fransa genelde minimum 3 aylık vize veriyor. Aksi örnek olarak da İspanya olsun; heriflerden vize istediğimiz için bize olabilecek en kısa süreli vizeleri veriyorlar. Ülke politikasının yanısıra o ülkenin elçisinin kişisel insiyatifi de çok önemli. Örneğin önceki Fransız büyükelçisi (Laurent Bili) Fransa Türkiye ilişkilerini samimiyetle geliştirmek istediği için uzun süreli vize politikası taraftarıydı. Tersi örnek ise İspanya; herifler hem devlet politikası hem de konsolos ve elçilerinin kişisel rezil tercihlerinden ötürü Türkleri süründürüyorlar. Bir de küçük, kıçı kırık Avrupa ülkeleri var; bunlar kendilerini bir halt zannedip Türk vatandaşlarına tek girişli ve olabilen en kısa süreleri vermeyi marifet görüyorlar ( Çek, Litvanya, Estonya vs)...

Daha ne çok şey var söylenecek...

Bir sonraki yazıya.



VW krizi

Yazmıyorum yazmıyorum sonra bir an geliyor döküleyim diyorum...

Neyse VW krizi; işin özü VW bir halt etti ve yakalandı. İşin detayında ise 2015 senesi itibariyle Toyota ile dünyada en çok otomobil satmak için rekabette olan VW'nin devletlerin düzenleyici kurullarını kandırmak için yaptığı yazılımın ortaya çıkması var. VW temel olarak uyması gereken yükümlülüklerinden (yani düşük emisyon değerleri) testleri manipüle etmeye yönelik bir yazılım sayesinde kaytarmış. Türkiye'miz gibi ülkelerde bu çok ciddiye alınmasa da amerika ve avrupa'da devletler ve regülatör kurullar çıldırmış vaziyette. Gerçi haklılar; VW adamları enayi yerine koymuş. VW yediği haltı kabul etti ve avrupa ve amerika'da kamuya hitaben özür mektupları yayınlıyor. Ha bizde ise eski şirketim Doğuş'un liderliğinde olay olmamış gibi davranıyoruz. Bu arada Doğuş Otomotiv benim eski şirketimdir; adamların iç yüzünü merak edene anlatırım. Mesela eski bir bakanın oğlunun gizli ortak olduğu bayiyi büyültmek için yılların bayisine ne zülümler ettiklerini...  Dur konuya dönelim; İsviçre'de 2014'e kadar olan VW dizellerin satışı durduruldu. Bu toz duman dinince VW bayağı dayak yemiş, ciddi anlamda güven sarsmış ve satışları gerilemiş olacak. Tüm bunlara rağmen VW'nin batacağını düşünmek eblehliktir. Bu arada hisseleri düşmüşken de biraz hisse toplamak mantıklı olur. Herifler yine yükselecek; kim ölmüş ki biraz yüksek NOx değerlerinden!

21 Şubat 2014 Cuma

Boğulmak...

Boğulduğumu hissediyorum...

Son bir senedir her saniyemi emen bir işyerim var. Korkarak ve çekinerek girdim bu işe... Ve açık söylüyorum mutlu değilim... Özellikle manevi yönden son derece rahatsızım. Gün aşırı kültürsüz, cahil ve saygısız tedarikçiler ile muhatap olup, laf anlamayan ve dinlemeyen personel ile uğraşıp, hiçbir şeyden memnun olmayan müşterileri çekiyorum. İstisnasız her gün sorunlu, her gün problemli geçiyor. Fiziksel yorgunluğun yanı sıra, manevi olarak da korkunç bir yorgunluk yaratıyor bünyemde...
Bıkmış vaziyetteyim...


15 Şubat 2014 Cumartesi

Soykırım soykırım...

Birkaç gündür Ayşe Kulin'in Ermeni soykırımı olmadı sözlerini ve buna gelen cevapları okuyorum. Son olarak Karakaş Kulin'e cevap vermiş, ve yaşananların soykırım olduğunu anlatmış... Açıkcası bu kadar teferruatlı bir konuda işkembeden iki satır attırmak hem ölenlerin ruhuna yapılmış bir saygısızlık hem de bugün yaşayan akrabalarına karşı densizlik diye düşünüyorum. Öte yandan bu konuda Ermenilerin toplu olarak Türkleri soykırımla suçlaması ve acımızı anlayamazsınız demeleri de sinirlerime dokunuyor artık... Tüm kötülüklerin kendilerine yapıldığını düşünürken, soydaşlarının 1800'lerin ortasından itibaren Balkanlarda başta Türkler olmak üzere Müslümanlara yaptıklarını unutuyorlar. Karakaş bir acının bir başka acıyla açıklanamayacağını söylüyor; doğru da söylüyor ama aynı zamanda yaşadıkları acılar başkalarına verdikleri acıları da yok etmiyor. İşin ilginç yanı, yaşadıkları acılardan dolayı kendilerinden özür dilenmesine rağmen, kendileri lütfedip Türklerin yaşadıklar acılar ve zülum için özür dileyemiyorlar. Neyse yahu.... Amaaaannn.

13 Şubat 2014 Perşembe

Sen, kardeş, siz, biz, lütfen!

Ülkedeki genel kültürsüzlüğün bir yansımasının insanların birbirine hitap biçimi olduğunu düşünüyorum. Bir kişiye, samimiyetiniz yoksa sen, kardeş, abi, abla diye hitap etmek saygısızcadır. Nokta! Siz ne kadar bunun öyle olmadığını düşünürseniz düşünün, bu hitap biçimleri sizin aslında kültürsüzlüğünüzü ve saygısızlığınızı gösteriyor... Son bir senedir işim yüzünden yüzlerce farklı insanla muhatap oluyorum, ve ne yazık ki bunların büyük çoğunluğu benim ''öküz" olarak nitelendirdiğim gruba üyeler...

Ortalık karışık


Siyaset, ekonomi derken son günlerde kafayı hiç bir iyileşme emaresi göstermeyen trafik sorununa takmaya başladım. Reşit olduğum günden beri (12 seneden fazla olmuş) ehliyetim ve kendime ait arabalarım oldu. Üniversite yıllarımdaki çılgınlıklarım hariç makul bir şöför oldum. Tabi kabul etmem gerekli ki ''çılgın'' dediğim yıllarımda başta kendime ve herhangi bir başka insana zarar vermemiş olmam büyük bir mucize... Bunun için de duacıyım. Bu 12 sene boyunca ülkemizin neredeyse hemen hemem her karayolunda hem araba hem de motosiklet kullanmış, milyon küsürlük bir yol tecrübem oluştu. Ayrıca bu süre içerisinde hatırı sayılır bir şekilde yabancı ülkelerde de yol yaptım. Tüm bu tecrübenin, gözlemin ve deneyimin sonunda bana kalırsa biz millet olarak, diğer zayıf vasıflarımızın çok üzerinde bir yetenekle araç kullanıyoruz. Hemen kızmayın, çemkirmeyin bu dediğimden dolayı; iyi araç kullanıyoruz demiyorum. Toplumumuzun karakter ve kişilik yapısına bakarak aslında olması gerekenden çok daha iyi bir trafik düzeni olduğunu düşünüyorum.
Temel düşüncem trafiğin bir toplumun genel özelliklerini, karakteristiklerini yansıttığıdır. Biz de sabırsız, saygısız, yalancı ve bayağı da riyakar bir toplum olduğumuz için bu sevimli özelliklerimizi hayatımızın her alanına yansıtıyoruz, ve tabi başta trafik düzenine yansıtıyoruz. Örneğin, tek yöne giren herhangi bir Türk, önce o sokağın tek yön olduğunu bilmediği yalanına başvurur. Bu yalanı geçince, sıra ''sana ne'ye'' gelir. Biraz sonra da eğer size yol verirse geçmeniz için, hatasını bile bile ters yönde ilerlemeye devam eder. Benzer süreç ışıkları ihlal eden, park yasağı olan yere park eden ve diğer tüm yasaklar için geçerlidir. Ve ne enteresan ki ülkemizdeki hayatın her alanında gözlenebilen cinsiyet ayrımcılığının aksine tüm bu ''hayvanlıkları'' erkekler kadar kadınlar da yapmaktadır. Hatta gözlemime göre , kadınlar daha pervasız olabiliyorlar... 

31 Ocak 2014 Cuma

Yarın saat 10:00'da oradayım abi...

Şu son bir senedir en çok duyduğum sözleşme kalıbıdır yukarıdaki. Bir işiniz vardır ve buluşmak için sözleşirsiniz... Ama nedense hiçbir zaman bu verilen söz tutulmaz. İster birisine bir iş yaptıracak olun, ister birisi iş görüşmesi için gelsin ne olursa olsun o kişi sözleşilen saatte gelmez. Hatta saati bırakın çoğu zaman o gün bile gelmez. Haber verme lütfunda da bulunmaz ve sonrasında buluşacağınız kişiyi siz aradığınızda abi işim çıktı, babam hastalandı, hastaneye gittim gibi klasik yalanlar uydururlar. Maalesef bu davranış biçimi toplumumuzda kural olmuş. Bunun nedenlerini filan sorgulamak için isteğim  yok ama kısaca buradan, özellikle şu son bir senedir bana buluşmak için söz vermiş, ama sözünü yerine getirmemiş arkadaşlara sesleniyorum; dangalaksınız arkadaşım dangalak.